Sinema ve Toplumun Bugünü

Barış Kaan Basdil

Önsöz

Bu yazıyı 5 Eylül’de yayınladığım zaman, yola çıktığım şey bir gözlemdi: Son zamanlarda hayatımızdaki sorunları doğrudan veya dolaylı şekillerde ele alan filmlerin sayısı ya artmıştı ya da ben bu filmlerin farkına varmaya başlamıştım. Gerçekten de 2019 yılında çıkan Joker ve Parazit filmleri, artan ekonomik eşitsizliğe ve toplumsal yabancılaşmaya birer tanık gibiydi. Bu filmlere farklı filmler de ekleyerek, sinemanın toplumsal sorunlara nasıl değindiğini anlatmak istemiştim. Yazmaya başladığım anda elimde sadece bu sezgi vardı, anlatacaklarımı nasıl bir anlatıya dönüştüreceğimi düşünmemiş, kendimi akışa bırakarak yazmıştım. 5 Eylül’de yayınladığım bu yazıya gelen yorumlar, metnin bir bütünlükten yoksun olduğu yönündeydi.

Ben de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sık sık şiirlerini değiştirmesi gibi, bu yazıyı tekrar masama alıp, daha akıcı ve bütünlüklü bir anlatı yaratmaya karar verdim. Bu kararı bu sitede yazdığım altıncı yazıda vermem, ilk beş yazımın ya yeterince eleştiri almadığını ya da bu metindeki eksikliklerin o metinlerde olmadığını bana düşündürüyor. Yorumları bana ulaşmış insanlara ve bu yorumları kibar bir şekilde bana ileten, sevgili sosyal medya sorumlumuz İrem’e çok teşekkür ederim. Umarım yazının bu yeni hali eleştirilerinize değer verdiğimin ve onları anladığımın bir göstergesi olur.

6 Eylül 2020

Giriş

Bir kitapta, “bilim insanlarının” (people of science anlamında), kendilerini sanat konusunda geliştirmedikleri iddiasını okumuştum. Bu iddiaya biraz haklılık payı verdim, çünkü çoğu zaman yaptığımız işe kendmizi o kadar kaptırıyoruz ve o işe o kadar önem veriyoruz ki, hayatı kaçırıyoruz neredeyse: Sınavlar, ödevler, yükümlülükler içerisinde baharda açan çiçekleri, denizin tuzlu kokusunu kaçırıyoruz. Kaçırdığımız şeylerin hepsi bu kadar iç açıcı değil tabii ki de: Etrafımızdaki fakirliği, sefaleti, haksızlıkları da kaçırıyoruz kendi hayat davamızın avukatı olmaktan. İyi ki sanat var ki, bizi bazen bu hayattan kopartıyor, bazen de bizi bu hayatın tam ortasına bırakıyor.

Bugün size anlatmak istediğim filmler de, günlük hayatta kaçırdığımız olumsuz şeyleri anlatan ve son on yılda dikkatimizi daha çok çeken filmler: Filmler ki bize bu olumsuzlukları bir gazete haberinin ciddi ruhundan sonsuz derecede uzak, fakat çoğu zaman daha etkili bir şekilde anlatıyorlar. Üzerinde duracağım başlıca filmler Guguk Kuşu, Joker ve Parazit. Bahsettiğim bu filmleri izlemediyseniz bu yazıyı okumayı ertelemenizi rica ederim.

Toplum – Sanat İlişkisinin Yakın Tarihi

L.H.O.O.Q. Kaynak: wikipedia.com

Sanatın insanın dramlarını anlatması yeni bir olgu değil: Örneğin İsa’nın acılarını anlatan “Christ as the Suffering Redeemer” isimli tablo onbeşinci yüzyılın sonunda yaratıldı. Fakat incelememizi buradan başlatmanın bile çok uzun bir yazıya yol açacağını bildiğimden, incelememe daha yakın bir tarihten başlamak istiyorum.

Yirminci yüzyılda Dünya Savaşları milyarlarca insanın hayatını değiştirdi. Bu değişimin doğal olarak sanatta da yansımaları oldu. Avrupa’da Dada hareketi, savaşın yıkımına ve acısına tepki olarak, o güne kadarki tüm estetiği reddetti, hatta bu estetiğe saldırmaya başladı. Bu estetiğin bir örneği olarak, Duchamp’ın L.H.O.O.Q. isimli tablosunu verebilirim. Mona Lisa’nın 16. Yüzyıldaki önemi ile 20. Yüzyıldaki öneminin farklı olduğunu düşünüyorum. Duchamp, bence bu eseri günümüz şartlarında tekrar yorumlayarak, Mona Lisa’yı kendi estetik anlayışının (ve zamanının) alanına taşıdı. Berna Madra’ya göre, bu estetik anlayış Türkiye’de 1970’lere kadar karşılık bulmamıştır[1].

Bu karşılıksızlığın karşısında, Türkiye’de özellikle edebiyat alanında ciddi bir toplumcu gerçekçi geleneğin olduğunu söyleyebilirim. Orhan Kemal, Kemal Tahir, Fakir Baykurt gibi yazarların eserlerini bu geleneğe örnek olarak verebilirim. Sinemada ise Gecelerin Ötesi, Karanlıkta Uyananlar ve Bir Yudum Sevgi gibi filmler, 1961 Anayasası’ndan sonra göç, gecekondulaşma, sendikalaşma, grev, kadın hakları konularına değindi[2].

Toplumsal Sinema

Bahsetmek istediğim başlıca tür sinema olduğu için, sinema ve toplum bir örnek vermenin incelememe iyi bir giriş olacağını düşünüyorum: Guguk Kuşu, bu bağlamda incelemek istediğim ilk film. Guguk Kuşu’nun romanının (1962)  çıktığı dönem, Amerikan medeni haklar hareketine sahne oldu. Ayrıca bu dönemde psikoloji ve psikiyatri alanında ciddi tartışmalar vardı: Filmde gösterilen uzun süreli ve yatılı psikiyatrik tedavi, bu dönemki tartışmalar sonucunda reddedildi. Guguk Kuşu da bu tartışmaları bünyesinde barındırmaktadır: Medeni haklar temalarının psikiyatrik tartışmaların bir adım gerisinde kaldığını düşünüyorum ve bu yüzden psikiyatrik temalara değinmek istiyorum. Filmin büyük bir kısmının geçtiği psikiyatrik koğuşa, başta sarsılmaz bir disiplin ve düzen hakimdi: Koğuş sakinlerinin tüm hareketleri, ilaç saatleri, sporları, gezileri değişmez bir şekilde planlıydı. Sonra devreye “Mac” girdi ve bizim, modern seyirciler olarak bu baskıcı vereceğimiz tepkileri verdi: İzlemek istediği maç için girdiği mücadeleyi örnek verebilirim. Filmin sonunda da, aynı gerçek hayatta olduğu gibi bu baskıcı düzen yıkıldı, Mac’in pahasına da olsa.

Joker (2019). Kaynak: Fil’m Hafızası

Son on yılda çekilen toplumsal filmler (tanımını saf anlamı ile alıyorum) kategorisine ilk örneği Joker’den vermek istiyorum. Joker’de Arthur’un asıl çatışmasının, toplumu ve devleti tarafından yanlız bırakılması olduğunu düşünüyorum: Bir palyaço olarak düzenli bir gelir sağlamaktan aciz, psikolojik destek aldığı kamu kliniği bütçe kesintisinden dolayı kapanmış, sokakta çocukların düşmanlığını, otobüste ise bir annenin soğuk bakışlarını çeken biri Arthur. İşte bence bu çatışmalar onu yaptığı şeyleri yapmaya itiyor.

Arthur’un yaşadığı bu sorunlar, aslında içerisinde bulunduğumuz neoliberal düzenin (Neoliberalizm hakkındaki yazıma bu linkten ulaşabilirsiniz) yarattığı doğal sonuçlar: İnsanlar devletin ekonomik kontrolünden tamamen çıkıyorlar ve piyasanın kontrolüne giriyorlar. Piyasa ise toplumsal bütünleşmenin sadece bir türü, ve neoliberalizm toplumsal bütünleşme türlerinden birini merkeze koyup gerisini dışlıyor. Kamu eğitim ve sağlık hizmetlerinin ülkemizde ne kadar bozulduğunu düşündüğümüz zaman (Türkiye’nin neoliberalleşmesi hakkındaki yazıma bu linkten ulaşabilirisiniz), filmdeki bu çatışmaların toplumumuzda bir karşılığını olduğunu söyleyebiliriz. Aynı Arthur gibi, biz de bir anda işimizden ve sağlığımızdan olabiliriz, bizi Arthur olmaktan ayıran şey olasıdır ki gerçekten de “kötü bir gün”.

Parasite (2019). Kaynak: beyazperde.com

Parazit’te de ana çatışmanın sınıfsal ve ekonomik ayrılıkların sürdürülemeyecek noktalara gelmesi olduğunu söyleyebilirim. Kim ailesi küflü ekmeklerin küflü kısmını atarak beslenirken, Park ailesinde buzdolabındaki doğum günü pastasının gece yarısı yenmesi asla bir sıkıntı oluşturmuyor. Dünya çapında gelir ve servet eşitsizliğinin 1980’den beri düzenli olarak yükseldiğini göz önüne alırsak (Gelir eşitsizliği hakkındaki yazıma bu linkten ulaşabilirsiniz), bu çatışmanın gerçek hayata dayalı olduğunu söyleyebiliriz. Benzer şekilde Kim ailesinin daha önceden biri tavuk dükkanı olmak üzere iki dükkan batırdığını biliyoruz. Bu durum, Güney Kore’deki tavuk dükkanı furyasının ve sonraki çöküşün birebir yansımasıdır.

Burada ahlaki bir soru ile de karşı karşıyayız: Bir sınıfsal sömürü düzeninde, bu dengeyi eşitlemeye çalışan insanlara ve suçlara nasıl yaklaşmalıyız? Evini ilaçlatmak için pencerelerini açık bırakan, düzgün beslenemeyen ve barınamayan bir ailenin, hayatta kalmak için yapabilecekleri şeylerin sınırı nedir? Vergi veren vatandaşlar olarak hepimizin zor durumda kaldığımız zaman devletten yardım alma hakkımız vardır, fakat devlet de bize sırtını çevirdiği zaman ne yaparız? İtalya’da yüksek mahkemenin, açken yemek çalan vatandaşı suçsuz bulması ilginç bir örnektir[5].

Daha (2017). Kaynak: beyazperde.com

Onur Saylak’ın Daha (2017) isimli filmi, göç krizinin en ağır yaşandığı ülke olan Türkiye’den başka bir ülkede çekilemezdi (ayrıca çok güzel bir filmdir, kesinlikle tavsiye ederim). Yine Onur Saylak’ın Şahsiyet (2018) isimli dizisinin, hukuk sisteminin ve hukuka olan güvenin darbe üstüne darbe aldığı şu günlerde değil başka bir dönemde çekilmesi neredeyse düşünülemezdi. Uluslararası alanda da La Casa de Papel (2017) isimli dizinin, artan ekonomik eşitsizlik ile ilişkisi yadsınamaz.

Sinema, bu alanda bir ayna gibi davranıp, hayatın her zaman ışık almayan yönlerine ışık tutmaktadır. Fakirliğin ve göçün haberlerde izlenmesi ile Capernaum’da izlenmesi arasındaki farklılık açıktır. Günlük hayatta alıştığımız alışılamaz şeyler, sinemanın arttırılmış algı ortamında bize bambaşka şekilde servis edilir. Koltuğunuza oturduğunuz zaman aklınızda ne sorumluluklarınız ne de sorunlarınız vardır. Sadece etkilenmek için oturduğunuz koltuğunuzda, izlediğiniz filmin sizi bazen başka dünyalara bazen de kendi dünyanıza götürmesine izin verirsiniz. İşte bu belgisizlik bence sinemanın en güçlü yanlarından biridir.

Sonuç

Liberty Leading the People (1830). Kaynak: wikipedia.com

Sanat, insanın çevresindeki anlamsız dünyayı anlamlandırma çabasının bir ürünüdür. Doğaya hakim olmanın bir yolu da sanatladır. Antik Yunanlılar insan vücudunu estetik obje olarak düşündüler ve onu daha iyi inceleyebilmek için simetrik, dengede heykeller yonttular. Bu rasyonel metolodoloji dinin etkisi ile ortaçağda kayboldu. Rönesans aydınları, öncesindeki dönemin dogmatik düşüncesini kırarak Antik Yunan estetiğine geri döndüler ve aklı, dünyayı anlamlandırmadaki temel araç olarak kullandılar. Vitruvian Man de bu estetğin bir parçasıdır. Fransız İhtilali ile rasyonel düşünce yerini romantik epistemolojiye bıraktı ve bu değişime paralel olarak sanatta da romantizm başladı. “Liberty Leading the People” isimli tablo, bu romantizmin en ünlü temsilcilerindendir. 20. yüzyılın yıkımı bize atonal müziği, Dadacı heykeli, Fransız Varoluşçuluğunu verdi. Sanatın doğayı anlamlandırma çabası olması, doğa değiştikçe sanatın da değişeceği anlamına gelir. Sanat eseri doğayı anlamlandırdıkça değerlidir diyemeyiz, fakat bize kendimizi ve çevremizi anlatan sanatta da bir değer olduğunu yadsıyamayız diye düşünüyorum.

Bu yazıya ek olarak aşağıdaki videoları izleyebilirsiniz:

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.


[1] https://www.dailysabah.com/arts-culture/2015/03/28/istanbuls-kuad-gallery-celebrates-a-century-of-dada-art-in-a-new-exhibition

[2] 1960’lı Yıllarda Türk Sinemasında Toplumsal Gerçekçilik. Metin Kasım ve H. Deniz Atayeter. Gümüşhane Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi. Cilt 1, Sayı 4, Eylül 2012.

[3] https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_highest-grossing_films

[4] https://www.imdb.com/search/title/?groups=top_250&sort=user_rating

[5] https://www.bbc.com/news/world-europe-36190557

Kapak Görseli: indiewire.com