1980 Sonrası Türkiye İktisadi Tarihi – 1. Bölüm

Barış Kaan Basdil

Giriş

İçinde bulunduğumuz dönemin ekonomik açıdan sağlıklı bir dönem olmadığı aşikâr. Birkaç günde bir yabancı paralar ve altın rekor kırıyor. 2005 – 2016 arası ortalama yüzde beş etrafında seyreden enflasyon, 2016 ortasından itibaren yüzde on yüzde yirmi bandına (hatta üstüne) yükseldi. Büyüme hızımız 2011’den beri dalgalanarak düşüyor. Siyasi sebeplerle düşen faiz her ne kadar ekonomiyi hızlandırmayı amaçlasa da, yatırımları enflasyona karşı korumadığı için, paranın yatırıma dönmesini engelliyor. 2011 – 2017 arası ithalat ortalamalarının altında bir ithalat seviyemiz var. İhracat seviyemiz artmaya devam etse de, bunlar yüksek teknolojili mallar olmadıkları için düşük katma değer bırakıyor. Bu sorunların hiçbiri Türkiye için yeni değil: Daha yüksek seviyelerde enflasyon da gördük, düşen büyüme hızları da. Sizlere Türkiye iktisat tarihinin son sayfası olarak nitelendirdiğim 1980 sonrası dönemi anlatmak, yaşadığımız tecrübeleri incelemek ve bugün ile karşılaştırmalar yapmak istiyorum. Bunun ciddi bir zaman çizgisini ve içeriği kapladığını bildiğim için, bu yazıyı gereksiz uzatmamak ve dağıtmamak adına, bu konuyu birkaç bölümde anlatmak istiyorum. Bu ilk bölümde dönem hakkında daha az inceleme yapıp, yaşanan olayları anlatmak istiyorum. Böylece ilk yazı dizim de başlamış oluyor.

Turgut “Özel”

1980 yılı Türkiye siyasi ve ekonomik tarihi için çok önemli bir yıl. 1977’den beri devam eden iktisadi bunalım sonucunda (ki yazımın kapsamı içerisinde olmadığı için değinmeyeceğim) 1980’de Süleyman Demirel’in isteği üzerine, Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal, 24 Ocak Kararları olarak anılacak bir paket açıklandı. Bu paket ile Türk parasının değeri azaltılacak (ki buna devalüasyon diyoruz), Ecevit döneminde başlatılan tarımda toplu alımlar azaltılacak, çoğu alanda sübvansiyonlar kaldırılacak, dış ticaret serbestleştirilecekti. İlk bakışta açıkça bir IMF paketi gibi görünen bu program, günümüze kadarki sürede her iktisadi sorunun çözümü olan bir maymuncuk gibi kullanılmıştır. Devalüasyon ve toplu alımların azaltılmasının çiftçi/proleter sınıfa olumsuz etkisinin sermayedar sınıfa etkisinden az olduğunu düşünüyorum, tersine dış ticaretin serbestleşmesinin de sermayedar sınıfa çiftçi/proleter sınıftan daha fazla faydası olduğunu düşünüyorum. Nitekim insanlar da böyle düşünmüş olacak ki 24 Ocak kararlarının uygulanması, aynı yılın eylülünde yapılacak bir darbe ile sağlanabildi. Darbe hükümeti 1983’e kadar iktidardaydı, sonrasındaki seçimlerde ise seçmen, darbe hükümeti döneminde ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı yapmış ve 24 Ocak Kararları’nın müsebbibi Turgut Özal’ı iktidara getirdi. Özal döneminde de iktisadi serbestleşme ve ekonominin dışa açılması devam etti.

Özal döneminin “serbestleşme aracılığıyla sakinleşme” politikası ile enflasyon üç basamaklı değerlerden yüzde otuza çekildi, cari işlemler açığı yüzde beşe indirildi ve 1983 – 1987 döneminde yüzde altı büyüme ortalaması sağlandı. Bu büyüme dönemi kamu borçlarının artması ile sonuçlandı. Bu borçların yurtiçi hasılanın yüzde onuna dayanması ile, özel yatırımları koruyarak kamu borçlarını kapatmak için 1989 yılında sermaye hareketleri serbestleştirildi. Pazar ortamında yatırım çekmeye çalışan hükümet faiz arttırdı (o zaman TCMB bağımsız değildi) ve kamu borçlanmasının “fiyatı artmış oldu”.

Bu bölümde ekonomimizin bu dönemde nasıl dış kaynaklara açıldığını görüyoruz. Yurt içindeki yatırımlara dokunmadan kamu açıklarını kapatmaya çalışan hükümet, bu yöntem ile Türk ekonomisini sermaye kaçışlarına daha hassas hale getirmiştir.

1990’lar: Küresel Krizler Dönemi

Bu dönemi anlatmadan önce, Selim Somçağ’ın Türkiye’nin Ekonomik Krizi isimli kitabında bahsettiği bir fenomenden bahsetmek istiyorum. Somçağ’a göre yabancı yatırımcılar sadece bir ülkeye yatırım yapmazlar, ülke gruplarına yatırım yaparlar. Böylece bir ekonomide kriz çıktığı zaman, yatırımcı diğer gruptaki varlıklarını satarak kriz çıkan ülkedeki zararını karşılamaya çalışabilir. Bu da aslında sermaye kaçışı dediğimiz şeydir: Yatırımcı parasını alır ve ülkeden gider. Yatırımcının riskini azaltan bu yöntem, krizlerin ülkeler arasında atlamasına sebep olabilir. Bu paragraftan sonraki paragrafı da, krizlerin bu bulaşıcılığını aklınızda tutarak okumanızı tavsiye ederim.

1990’a gelindiğinde faiz – enflasyon makası yüzde otuza kadar çıktı. Bankalar bankacılık hizmeti yerine, devlet tahvili alıp, mevduat faizlerinin düşüklüğünden faydalanarak kar etmeye başladı. Bu tahvillerin karlılığı, denetim altına alınmamış olan bankaların, sermaye hareketlerinin serbestleşmesinden kaynaklanan döviz akışının yarattığı riskleri hazine tahvilleri ile kapatmaya çalışmasına sebep oldu. Bu dönemde faiz ödemeleri yurtiçi hasılanın yüzde yetmişine kadar çıktı (1980lerde bu değer yüzde yirmi civarıydı). Bu dönemde özellikle Latin Amerika ülkelerine akan sıcak para, ülkedeki yatırım eksikliğini telafi etti. 1994 yılında Türkiye’de, 1995 yılında ise Meksika’da arka arkaya krizler yaşandı ve bu yıllarda sermaye gelişmekte olan ülkelerden hızla çıktı. 1997 yılına kadar gelişmekte olan piyasalara sermaye akımı arttı, büyüme ortalaması Türkiye için yüzde yediye yükseldi. Bu dönemde kur sıçramaları Merkez Bankası tarafından kontrol edildi. Büyümeyle birlikte ihracatın da artması, cari işlemler açığının sürdürülebilir bir seviyede kalmasını sağladı. 1997 yılındaki Doğu Asya krizi ile bu döngü geriye döndü: Büyüme azaldı ve cari işlemlerde fazla vermeye başladık. 1998 yılında Arjantin’de dört yıl sürecek bir kriz başladı. Bu krizin üzerine Rusya moratoryum ilan etti ve 1999 yılının Temmuz ayındaki deprem ile Türkiye ekonomisi sarsıldı. Sekiz bankaya TMSF tarafından el kondu.

Burada “iş döngüsü” olarak isimlendirdiğimiz bir kavramı görüyoruz. İş döngüleri ile ekonominin döngüsel olarak büyümesi ve küçülmesinden bahsediyoruz. Bu durum kapitalist ekonomiler için olağandır. Yine kapitalist ve küreselleşmiş ekonomilerin birbirlerine ne kadar duyarlı olduklarını görüyoruz: 1980’lerde dış sermaye etkisine açılan Türk ekonomisi, 1990’ların küresel krizler silsilesinde doğal olarak ciddi bir sermaye kaçışına maruz kaldı.

Kriz, IMF, Tekrarla.

1980’lerin başındaki Türkiye gibi, yine yüksek enflasyon ve yüksek kamu borçları başat bir problem haline gelmişti. Bu sefer serbestleştirilecek sermaye hareketleri de yoktu. Nitekim 1999 yılının Aralık ayında IMF ile bir stand-by antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile enflasyonun (yüzde yetmişten) ve faizin düşürülmesi, devlet borçlarının yapılandırılması ve ülkeye bu antlaşma kapsamında kredi verilmesi planlanıyordu. Temmuz 2001’e kadar kurlar Merkez Bankası tarafından belirlenecekti. Kamu borçlarının ödenmesi için Türk Telekom başta olmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri satıldı, bankacılık düzenlemeleri sıkılaştırıldı. Bu dönemde sermaye girişi arttı fakat enflasyondaki düşüş faizdeki düşüşten yavaş kalınca, faiz – enflasyon makasından kar eden bankalar, şimdi aynı makastan zarar etmeye başladı. Nitekim enflasyon hedefi, gerçekleşen enflasyonun on puan altında kaldı. Enflasyonun bu davranışı yabancı enerji fiyatlarındaki artış, mali denge – enflasyon ikilemi (kamu iktisadi teşebbüslerinin kar etmesi için sattıkları ürünlerin fiyatları arttırılmalıdır, fakat bu da enflasyona sebep olur) ve kamu maaşlarının yükselmesi ile açıklanabilir.

Aynı dönemde paradaki değer kazancı, kurun düşmesi ve düşen faizler güçlü bir iç talep yarattı. İthalat yüzde otuz beş oranında arttı, cari işlemler dengesi de, programın hedeflediği değerin üç katına, yüzde beşe çıktı. Bu da dövize olan talebi arttırıp döviz kurunun değerlenmesine yol açtı. 1999 hedeflerinin gerçekleştirilemeyeceği anlaşıldı ve ilk plandan bir yıl sonra, Aralık 2000’de ikinci bir IMF antlaşması ile 10,5 milyar dolar kredi alındı. Hükümet bu kredi karşılığında harcamalarını azaltıp vergileri arttırmayı, anahtar mal ve hizmetlerin serbestleştirilmesini ve özelleştirmelerin genişletilmesini talep ediyordu.

Her ne kadar Ocak 2001’e gelindiğinde döviz rezervleri yenilense de, istenen ekonomik canlanma gerçekleştirilemedi. Risk beklentisinin artması ile tahvillerin vadesi kısaldı ve faizler Şubat ortasında yüzde yetmişe yükseldi. “Anayasa Kitapçığı Krizi” sonrasında faizler geceleyin yüzde beş bine yükseldi ve sabit kurdan vazgeçildi. Bu durum Mayıs ayında 8 milyar dolarlık yeni bir paket ve daha düşük enflasyon ve büyüme hedefleri ile sonlandı. Burada ekonomiye ve siyasi erke azalan güvenin nasıl sermaye kaçışına ve döviz ihtiyacına sebep olduğunu, ayıca faizin artmasına rağmen paranın nasıl değer kaybettiğini, bunun da nasıl güveni zedelediğini görebiliriz. Nitekim Mayıs ayının önlemleri yeterli güven sağlamamış olacak ki 2001’in sonunda 10 milyar dolarlık yeni bir IMF paketinde karar kılınmış.

Sonuç

İktisadi düzlemdeki çoğu inceleme değer yargılarından uzak değildir: İçinde bulunduğumuz neoliberal dönemde iktisadi büyüme, özelleşme, serbestleşme gibi kavramlara değer yargıları sıklıkla yükleniyor. Ben bu durumun faydadan çok zararı olduğunu düşünüyorum. Büyüme tabi ki önemli, fakat büyüme uğruna yaptığımız şeyleri de göz önüne almamız gerekir. Bu yazıda da neoliberal iktisadı övmeye veya yermeye çalışmadım. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinin kapitalist ekonomiler olduğunu yadsımak bir körlük olsa gerek. Bununla birlikte sadece büyümenin kalkınma getirmediğini de görmek gerek: Amerikan İç Savaşının üzerinden yıllar geçmesine rağmen ırkçılık süregeliyor, Fransa’da üniversitelerin hibe sistemleri değişiyor ve üniversiteler şirketlerden hibe dilenmek zorunda bırakılıyor… Önemli olan ne yaptığınız değil onu nasıl yaptığınızdır. Türkiye de ekonomisinin neoliberalleşmesi sürecinde doğru veya yanlış olarak nitelendirilebilecek şeyler yaşadı. Sizlere bu ilk yazıda neler yaşadığımızı anlatmak, sonraki yazımda da bu anlattıklarımın eleştirisini yapıp sonuçlar çıkarmak istiyorum. Bir daha görüşünceye dek, esen kalın.

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.

Kaynaklar:

Korkut Boratav – Making of the Turkish Financial Crisis, World Development Journal, Vol. 31, No. 9, pp. 1549 – 1566, 2003.

Korkut Boratav – Türkiye İktisadi Tarihi: 1908 – 2015, İmge Yayınları.

Selim Somçağ – Türkiye’nin Ekonomik Krizi, 2006 Yayınevi.

Şevket Pamuk – Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, İş Bankası Yayınları.

Kapak Görseli: Haberler.com