Zweig ve Ruhun Ölümü

Yunus Can Doğru

Zweig’ın neredeyse tüm eserlerinde ölüm ve sürgün olgusunu görmekteyiz. Özellikle Hitler Almanyası ve kitaplarının yakılmasından sonra. Ölüm hayatın en değişmez bileşenidir. Birçok durumda kendini size bir kurtarıcı olarak gösterebilir. Öyleyse Zweig da bunu kendine has uslübu ve yorumuyla anlatacaktır. Sabırsız Yürek, Bir Çöküşün Öyküsü ve bir çok eserindeki intihar düz bir ölümle de değildir, her biri kendi dünyasında görkemli birer intihardır. Hepsinin nedenleri farklıdır. Madam Prie artık gücü tekrar elde edemeyeceğini anlayınca son bir zafer kazanmak ve ölümsüz olmak için kendini öldürmüştür, Edith ise kırılmış ve sadece artık bitsin istemiştir. Yine aynı eserde Edith’in babası da yalnızlıktan ve kaybetmekten bıkmıştır. Acı dayanılmazdır.

Zweig günümüzde bile acizlik olarak görülen bir konuya açıklık getirmiştir. Kişinin en doğal hakkı, kendi hayatını sonlandırma hakkıdır. Tercih edilmiş bir ölüm, aniden gelen ölümden nasıl daha aşağı bir şey olabilir ki? Artık hayatına devam etmek istemeyen kişinin kendi iradesi ile hayatını sonlandırmasından daha doğal ne vardır? Cinayetin bile böylesine kabul gördüğü insanoğlunun tabiatı, bunu neden anlamaz veya anlamamakta ısrarcıdır. İnsan kendi kararlarını veren bir canlı olarak artık karar vermeme kararını da verebilme özgürlüğüne sahip değil midir? Zamanı geldiğinde, istediğinde ölümü eski bir dost gibi selamlayıp bu dünyadan kendi şartlarında ayrılmanın neresi yanlıştır?

Zweig’ın eserlerine bakmak gerekirse, karakterlerin eserde ele alınan olay esnasında genelde evlerinden, memleketlerinden uzak oldukları görünmektedir. Eserlerinde de usta yazarın sürgün devam etmektedir. Satranç’ta bir gemide, Bir çöküşün öyküsü’nde resmen sürgünde, Sabırsız yürek’te bilmediği bir yerde görevde karakterler görmekteyiz. Zweig ölüm karşısında aciz değildir. Eserlerindeki karakterlerde bu durumda olacaktır. Eserlerinde genelde intihar eden karakterler, son bir umut olarak bir şey denemektedirler. Madam Prie, köylü gencin o gece yanında kalmasını ister ancak bu isteği sonuç bulmaz. Karakterler her zaman ölümü son çare olarak görmektedir. Hiç biri ondan korkmaz veya buna karşı çekince göstermez. Zweig eserlerinde ölümü hayatın bir parçası olarak bizlere yansıtır. Eser de hayatı yansıttığından ölüm ile sonuçlanmakta, bitmektedir. Bu intiharlar psikolojik birer cinayet olarak da görülebilir. İntiharın hazırlanma süreci dikkatle hazırlanmış ve kişinin intiharına her zaman elinde olmayan dış etkenler neden olmuştur. Hayatının kendi kararları, istek ve arzuları dışında geliştiğini gören kişi son çare olarak bu, kendi arzusu dışında yaşanan hayata son verme kararı verir. Bu kesinlikle zayıflıktan değildir. Zweig’ın eserlerinde ölüm genelde bir tutum, bir protesto olarak gelişmektedir.

Bir kesimin iddia ettiğinin aksine Zweig’ın umutsuzluk ve karamsarlık içerisinde olduğunu düşünmemekteyim. Büyük umutların kırıkları da büyük olur fakat Zweig ve eserlerindeki birçok karakter karamsarlık ve umutsuzluk yüzünden değil, artık umut etmemek istedikleri için hayatlarını sonlandırmaktadır. Umut etmek beklenti yaratır ve beklentinin karşılanması için yaşama devam etmek gerekir. Zweig asla umut etmeyi bırakamayacağını bildiği için beklemekten vazgeçmeyi seçer, intihar mektubunda karamsarlıktan fazlaca eser yoktur. Durumun vahametini aktarıp, dostlarına iyi dileklerini iletir. Onun ve intihar eden karakterleri için yorgun tanımını kullanmak daha doğru olacaktır. Yorgun düşmelerinin nedeni ise, umut ettikleri şeyler karşısında devamlı kaybetmeleri, yenilmeleridir.

“Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın ışığını görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum.”

Diyen bir adam karamsarlığa yenik düşmüş olabilir mi?

Stefan Zweig ve eşi Charlotte E. Altmann
22 Şubat 1942’de birlikte zehir içerek yaşamlarına son verdiler.

SONUÇ

Bir yazarın hayatında diktanın, baskının etkisi nedir? Savaşın etkisi nedir? Zulmün, sansürün etkisi nedir? Nadiren ruha üflenen, anlanılanı anlatma özelliğine sahip yazarlar, böylesine kan ve vahşet dolu dünyada nasıl yaşayabilirler? Zweig yaşamamayı seçenlerdendir.

Zweig’ın öyküsü bizlere şunu gösteriyor ki. Edebiyat sanat dalları içerinde en etkileyici çiçeklerden biridir. Ve bu çiçek bataklıklarda daha canlı açar. Edebiyatın dayanağı her zaman insan olmuştur. Edebiyat kuramlarını incelediğimizde görüyoruz ki uzun bir süre edebiyat kişinin ve toplumun aynası görevi görmektedir. Bu görevi halen değişmemiştir. Yüz yıl önce yazılan eserin halen geçerliliğini koruyor olmasının nedeni de tam olarak bu misyonun ürünüdür çünkü duygular değişmemiştir. Aşk acısı her zaman ve her millette, her kültürde aşk acısı, ölüm her dilde ölümdür. Hitler Almanyasının ve zulmünün gölgesinde, onların kanla suladığı topraklarda yeşeren bu edebiyat ise dünyaya bambaşka bir bakış açısı getirmiştir. Dönemin birçok sanatçısının zülüm karşısında ortak tavır alması ve dimdik durmaları belki de çöküşlerinin böylesine kesin olmasına ve bir daha yükselmelerine asla müsaade edilmemelerini sağlamıştır.

Zweig’ın intihar ettiği dönemde Hitlerin kazandığını da göz önünde bulundurursak, bu intihar bizlere sadece yorulmuş bir adamın naif vedası olarak gelmekte.

Zweig kendi bildiği dilde faşizme karşı mücadele yürütmüştür. Yazarın besininin toplumsal olaylar olduğunu daha önce belirtmiştik. Peki Hitler olmasaydı, Zweig olur muydu? Bu soruya net bir biçimde hayır demek yazarın yeteneklerine hakaret olur ama kesinlikle evet demek de yazarların varoluşsal sorumluluğunu red etmek olacaktır. Elbette Zweig’ı okuyacaktık ama en değerli eserlerini Sürgün döneminde veren Zweig’ı böylesine bilmeyecek ve onu bu kadar sahiplenmeyecektik. Hikâyesinde bize dokunan bir yön belki olmayacaktı. Ölümünün ardından Brezilya hükümeti, ona yaraşır bir devlet töreniyle cenaze merasimi düzenlediler. Başta devlet adamları ve generaller olmak üzere, ülkedeki büyük yazarlar ve sanatçılar ve elbette Brezilya halkı bu devasa törene katıldılar. Resmi bir tebliğ olmamasına rağmen kentteki tüm dükkânlar, sahipleri tarafından kapatıldı. İnsanlığın yetiştirdiği en hümanist ve en büyük yazarlardan Stefan Zweig, görkemli bir törenle Brezilya imparatorunun yanına defnedildi.

Zweig, otobiyografisi olan Dünün Dünyası adlı yapıtını,

“Her gölge, sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır,”

diyerek bitirir. O, hayatı tüm karşıtlıklarıyla gerçekten yaşamış ama ölümü seçmiş biriydi. Böylece ölümsüzlüğe ulaştı. Geride sayfalarından hayat fışkıran yapıtlar bıraktı. Kurduğu umutların intiharını hazırladığı bu adam insanlığın ebedi umut kaynaklarından biri oldu.

Stefan Zweig’ın intihar mektubu. (Almanca)

VEDA

Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızılllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”

STEFAN  ZWEİG

Yunus Can Doğru

İletişim için

Twitter: @yunusvonsivas

Mail: yunuscandogru@gmail.com

Yunus, Tablet Düşünce’de konuk yazardır. yunuscandogru@gmail.com adresinden ulaşılabilir.