Türkiye’de Muhafazakarlığın Geleceği

Emre Can Özkara

Türkiye, 90’lı yılların ortalarından bu tarafa yoğun bir muhafazakar – laik çekişmesine ve hesaplaşmasına şahit oluyor. 18 senedir devam eden AKP iktidarı ve onun muktediri Erdoğan’ını da besleyen ve iktidarda tutmuş olan temel dinamik budur. Peki bunun bir geleceği var mı? Yani Türkiye bir 20-30 yıl daha böyle mi devam edecek? Toplumu sürekli geren ve tahrip eden bu yarış nereye kadar sürecek?

Bu sorunun cevabı için topluma bakmak gerek. Halk artık bu çekişmeden ve kavgadan fazlasıyla bunalmış durumda. Bunda 18 senedir muhafazakarlığın isteyip de yapamadığı bir şeyin neredeyse kalmamasının yanı sıra laiklerin de eski yaptığı hatalardan ders çıkararak daha demokrat ve toplumla beraber hareket eder pozisyona gelmeleri etkendir. Artık bu mesele üzerinden oy devşirilemediği 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde de görülmesine rağmen halen daha mevcut iktidarın bu mesele üzerinden gitmeye çalıştığını görüyoruz. Son bir aydır devam eden Ayasofya meselesi de bunu bir örneği… Önce iki hafta tartıştırmaya çalıştılar. İktidar medyası borazan gibi bağırdı. Art arda tahrik edici açıklamalar yapıldı. Muhalefet bu işin aslının ne olduğunu geçmişten günümüze iyi tecrübe ettiği için sessiz kalarak tuzağa düşmedi. Sonra açtılar, namaz kılınacak dendi. İki hafta da o konuşuldu. Sonra son gayret geçen gün son olarak diyanet işleri başkanına üstü kapalı Atatürk’e lanet okuttular. Namazda provokasyon için özellikle cübbeli ve sarıklı kimseler alana getirildi. Adeta Cuma namazı değil miting yapıldı. Allah’ın makam ve mevki gözetmeyen ibadet çağrısına VİP getirildi. İbadet, televizyonlardan canlı verilerek riyaya kurban edildi. Peki netice ne oldu? Bir hiç… İslamcıların en büyük hayali ve simgesi olan Ayasofya’nın açılması bile istenilen gündemi oluşturamadı, o “etkiyi” ve “konsolidasyonu” sağlayamadı. Bu sabah CNN Türk yayınında konuşan Bilal Erdoğan harf inkılabına çakmaya kalktı. Anlaşılan yeni strateji Atatürk ve cumhuriyet devrimleri üzerinden halkı tahrik edip; böl parçala yönet stratejisini devam ettirmek. Yakında medeni hukuk konusunda da bir kanun teklifi getirirlerse şaşırmamak gerekir.

Peki Erdoğan neden böyle yapıyor? Neden sürekli toplumun hassasiyetlerini öne çıkarıp bu stratejiyi uyguluyor? Buna özellikle son iki yılda çok kafa yordum. Sonunda şu kanaate vardım ki, başka bir şey bilmiyor. Gerek mizaç olarak gerek ideoloji olarak gerek hitap ettiği seçmen kitlesi olarak bunu yapmaya muhtaç durumda. Ama ne yeni gelen kuşak ne de ekonomik durumdan rahatsız olan merkez sağ kesim artık ona güvenmiyor. O da iktidarın lüksü ve gücüyle bastırarak bir şey yaparım zannediyor. Ne yazık? Demek ki hiç geçmişten ders almamış. 28 Şubat zulmünün kendi kesimini nasıl büyüttüğünü ve iktidara getirdiğini de unutmuş. İsmet Paşa döneminde uygulanan otoriter politikaların CHP’nin adını dokuza çıkarttığını da unutmuş. Bastırılan ve köşeye sıkışan kitlelerin daha da bir araya gelip köşeye sıkışmış kedi gibi davranacağının da farkında değil.

Binaenaleyh, böyle davranarak sadece kendi iktidarını değil; aynı zamanda kendi ideolojisinin de sonunu getiriyor. Genç kuşak, ki ben de bunun içinde olup gözlemlediğim için çok iyi biliyorum, artık sıtkı sıyrılmış vaziyette “bir gitsinler de rahatlayalım” diye oy kullanıyor. Son iki yıldır insanlar muhafazakarlık deyince yüzünü buruşturuyor ve yaka silkiyor. İkamet ettiğim dindar Gebze’de bile her Cuma namazında artık daha az insan görüyorum. Merkez sağ, yeniden partiler bazında ortaya çıkıyor. Artık fanatik muhafazakar kesim bile “iyicene bu iş cıvıttı” gibi yorumlar yapıyor. Koyu Reisçi dedem bile sinirlenip kanalı değiştiriyor; artık dinlemek istemiyor. Anneannem, “Allah mı olmak istiyor?” diye sorup, kızıyor.

Dolayısıyla benim etraftan gözlemlediğim şudur ki, muhafazakarlık kendini, yavaş yavaş 90’lı yıllar öncesindeki o dar kalıplara sıkışmaya ve yeni kuşağın önyargısına mahkum ediyor. Erdoğan ve Bahçeli’nin değişeceği yok. Zira onlar zaten bugüne kadar kavga etmekten başka bir dil oluşturamadılar. 70 yaşından sonra da oluşturamazlar. Önümüzdeki 2-3 sene içinde yeni kuşağı tamamen kaybettiklerine ve ekonomiyi çökerttiklerine şahit olacağız. Nihayet gittiklerinde de bir daha uzun yıllar ülkede sağ veya muhafazakar diye ifade edebileceğimiz bir iktidar olmayacak. Bir gün tekrar sağ bir iktidar gelse bile Demirel-Özal tipi merkez sağ muhafazakarlık olacaktır. İslamcılık giderek silinecek ve radikal ve ılımlı unsurlarıyla da birlikte kendini merkez sağa bırakacaktır. İyi Parti, Deva Partisi ve Gelecek Partisi’nin ortaya çıkması ve oylarını arttırıyor olması bunun göstergesidir. Bu partiler özellikle iktidar değişikliğinden sonra süreç içinde AKP ve MHP seçmeninin yeni durağı haline gelecektir. Tabi sayın Babacan ve Davutoğlu’nun biraz daha şeffaf ve özeleştiri yapar bir pozisyona da gelmeleri şart.

Peki bu dönemi nasıl değerlendirmek gerekir? Tarihte bunu nereye koymak gerekir? Şöyle ki, devrimle kurulan her ülkede bu tip hesaplaşma dönemleri olmuştur. Örneğin Fransa’da iki defa monarşi dönemi yaşanmış ve Katolik hukuk tekrar uygulanmıştır. Fransa’nın bayrağı hariç bütün uygulamalarla devrim sulandırılmıştır. Din siyasete tekrar egemen olmuş, yeni filizlenen sendikal hareketler tamamen ezilmiştir. Hatta Louis Napoleon kendini Katolik Kilisesi’nin koruyucusu ilan ederek bir nevi halife gibi hegemonya da kurmaya çalışmıştır. Ta ki ekonomi çöküp, Fransa 1870 Sedan Muharebesi’ni kaybedinceye kadar. Daha sonra o dönem bitince bir şekilde eskinin ve yeninin savunucuları orta bir formülde uzlaşmış; cumhuriyet tekrar ilan edilmiş ve bugünkü modern Fransa ortaya çıkmıştır. 1940’taki Nazi işgali bile bu süreci geri döndürememiştir. Ben bizde de bu 20 yıllık dönemi böyle bir hesaplaşma dönemine benzetiyor ve nihayetinde bunun artık sonuna geldiğimizi görüyorum. Önümüzdeki genel seçimde Türkiye, milletin meşru iradesiyle bu türbülanstan kendini çıkaracak ve demokratik, seküler bir ülke olarak yoluna devam edecektir. Erdoğan sonrası Türkiye ne eski Türkiye ne de yeni Türkiye olacaktır. Yeni kuşak, süregelen muhafazakar – laik kutuplaşması ve Türk – Kürt ayrışmasını sona erdirecek yeterli hoşgörü ve özgürlükçülüğe de sahiptir. Biraz daha sabır…

Unutmayalım ki; her otoriter iktidar kendi tepki dönemini oluşturur. Demokratik, laik Cumhuriyet sonunda kazanacak. Bu ülke de etnik, dini ve mezhepsel konularla birbirine düşürülemeyecek. Türkiye iktidarda kalma hırsına kurban olmayacaktır.

İktidarı ne televizyon dizilerinde “elçiye tokat attırdıkları padişah figürleri” ne temcit pilavı haline gelen başörtüsü tartışması ne de CHP dinsiz demek için koyduğu tuzaklar kurtaracaktır. Tarih ve millet de minberde Atatürk’e okunan laneti de affetmeyecektir.

Emre Can ÖZKARA

27 Temmuz 2020 Pazartesi

Gebze/KOCAELİ

Kapak Görseli: Hürriyet Gazetesi

Emre, Tablet Düşünce’nin kurucularındandır. emrecan1923@yahoo.com adresinden ulaşılabilir.