İfade Özgürlüğü Üzerine

Ata Kemal Birol

“Herkesin kanaat ve ifade özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, müdahale olmaksızın kanaat taşıma ve herhangi bir yoldan ve ülke sınırlarını gözetmeksizin bilgi ve fikirlere ulaşmaya çalışma, onları edinme ve yayma serbestliğini de kapsar.” [1]

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 19. Maddesi olan bu cümle, bildirgenin ilan edildiği 1948 yılından beri belki de en çok ihlale uğrayan maddelerden biri. Otoriter yönetimlerde zaten esamesi okunmayan “ifade özgürlüğü” kavramı liberal demokrasiler için de büyük bir problem haline gelmiş durumda. 20. Yüzyılın demokrasilerinde komünizm korkusu ve bölücülük karşıtı faaliyetler bahane edilerek kısıtlanan özgürlükler, günümüzde de çeşitli gerekçelerle engellenmekte. Bu yazımda odaklanmak istediğim asıl şey ifade özgürlüğünün (varsa) limitleri ve devletin bu özgürlüklere müdahale hakkı.

 Toplumumuzda bulunan devletçilik algısı ne yazık ki çok güçlü olduğundan, ortaya çıkan her muhtelif konuda devletten yardım istenmesi bir norm haline gelmiş durumda. 2019 yılında kamuoyunda fazlasıyla ses getiren Zümrüt Apartmanı olayında görüldüğü gibi siyasi görüşten bağımsız olarak toplumun her kesimi devleti “göreve” çağırarak sansür talep etti. Bu örnekte bahsi geçen konunun pedofili olması, herkesi tek sesli hale getirip sansür taraftarı yapabildi ve kitabın yazarı hakkında soruşturma başlatıldı.  Temmuz 2020 itibariyle Türkiye’de gündemde olan sosyal medya düzenlemeleri ve muhtemel sansürler, Netflix dizilerinde eşcinsel karakterlere yasak konması gibi gelişmeler aynı problemin farklı yansımaları oldu ve hepsi aynı derecede endişe verici.

Bu yazıyı yalnızca mevcut hükümete bir eleştiri olarak algılamamak gerekir çünkü bir sonraki seçimde Sosyal Demokratlar, Merkez Sağcılar, Milliyetçiler de iktidara gelse kendi ideolojilerine uyan baskı ve sansür mekanizmalarını harekete geçirecekleri su götürmez bir gerçek. Demokrasi her ne kadar çoğulculuğu ve azınlık haklarını ön plana çıkaran bir sistem olsa da, yönetimde olanlar her daim devleti kendi ideolojilerine göre şekillendirir ve güçlerini bu yönde kullanırlar. Bu yüzden siyasetin ve demokrasinin asıl amacı, devletin yetkilerini azaltmak, bu yetkileri çeşitli kurumlara dağıtmak ve bireyi ön plana çıkarmak olmalıdır.

Peki, özgürlük, sınırsız mı olmalıdır? Sonsuz özgürlükler bizi anarşiye ve kaosa götürmez mi? Devlet bizi hiç mi korumasın? John Stuart Mill tarafından ortaya atılan “Zarar İlkesi” bireylerin eylemlerine yalnızca başkaları zarar gördüğü takdirde sınır getirilebileceğini savunur [2]. “Senin özgürlüğün, benim özgürlüğümün başladığı yerde biter” söylemiyle benzerlik gösteren bu prensip aslında büyük bir problemi de beraberinde getiriyor: Başkalarının zarar gördüğüne kim karar verecek? Örneğin bir restoranda sigara içmem yan masadaki aileyi ve çocuklarını rahatsız ediyorsa, devlet bunu bir “zarar” kabul edip müdahale hakkını kendinde bulabilir mi? Yoksa özel bir müessese bunu kendi belirler ve aile istemezse gelmez mi demeliyiz? Sahil, meydan gibi açık bir alanda yüksek sesle müzik dinlemem çevreye rahatsızlık veriyorsa, devletin buna ceza kesme yetkisi var mıdır?  Müzik dinlemek benim engellenemez bir özgürlüğüm müdür, yoksa duyan rahatsız olduğu için “zarar” vermiş olur muyum? Bir başka açıdan bakarsak, 21. Yüzyılda sıkça kullanılan “politik doğruculuk” ifade özgürlüğü tartışmasında nerede kalır? LGBTQ+ bireyler hakkında yapılan kötü veya aşağılayıcı yorumlar onları üzüyor veya rahatsız ediyorsa bu söylemler de “zarar verme” kapsamına girer mi? Bu konuda sınırsız soru üretilebilir ve cevabı kime sorduğunuza göre her zaman değişir. Burada asıl tartışılması gereken nokta devletin bu ikilemdeki yeridir.

 Bugün Zümrüt Apartmanı kitabını pedofili içeriğinden ötürü yasakladığını iddia eden devlet, yarın LGBT içeriğini “ahlaksız” bulduğu için ya da bir sevişme sahnesini “toplumsal ahlaka” uygun bulmadığı için bir kitabı ya da diziyi sansürlemeyeceğinin garantisini veremez. Muzır ilan edilen çocuk kitapları, eşcinsel karakterlerin devlet zoruyla senaryodan silindiği Netflix dizileri veya okul kitaplarından çıkarılan evrim ünitesi bunun en büyük kanıtı değil midir? Bugün hoşuna gitmeyene sansürden memnun olanların, yarın ibre kendilerine döndüğünde ses çıkartmaya hakkı olur mu? Bu örnekler bize açıkça gösteriyor ki devlet taraflıdır ve elde ettiği yetkiyi kendi politik ajandasına göre kullanır.

Devlete verilen kısıtlama yetkisinin kötüye kullanılacağından bahsettiğime göre yazının asıl çıkış noktası olan “Hangi koşullarda kısıtlama meşrudur?” sorusuna gelelim. Sınırsız ifade özgürlüğüne getirilen en popüler eleştirilerden biri Naziler üzerinden yapılır. Karl Popper’ın ünlü Tolerans Paradoksunda bahsettiği gibi tolerans göstermeyen ideolojiler dahi tolere edildiğinde, tolerans gösteren fikirler yok olabilir ve fikir hürriyeti olmayan bir toplum doğabilir [3]. Aslında Naziler üzerinden yapılan eleştiriler de bu fikirden doğmuştur; Nazizm yayılma imkanı bulursa, başımıza bela olur. O halde cevap basit değil mi? Nazilerin “başı ezilmelidir”, siyasal İslamcıların “kökü kurutulmalıdır”, homofobikler susturulmalıdır! Hâlbuki ne iş bu kadar kolay ne de Popper’ın kast ettiği şey bu. Popper’a göre bu fikirleri baskılamak akıllıca değildir, onlarla mantıksal çerçevede tartışmak ve fikirlerini çürütmek gerekir. Ancak yine Popper’a göre –realist bir bakış açısıyla- “yumruklarını veya silahlarını” kullandıkları vakit müdahale hakkı doğar çünkü ortam artık medeni bir gidişatta değildir.

Tolerans Paradoksunu anlatan ünlü illüstrasyon. Not: Popper’ın görüşlerini pek de doğru yansıttığı söylenemez.

        

Burada yine bir parantez açıp “Peki buna kim karar verecek?” demek gerekiyor. Devlet “müdahale artık meşrudur” denecek noktayı belirleyecek yetkinliğe sahip midir? Devleti yönetenler günümüz standartlarına göre özgürlükçü olsa dahi, hangi görüşün radikal olduğuna veya bir tehdit arz ettiğine kim karar verir? O halde tekrar bir önceki paragrafa geliyor sözüm: Devlete verilen her yetki, eninde sonunda dönüp bizi bulur ve her zaman taraflıdır. Radikalizm, zarar, tehdit, hakaret kavramları görecelidir ve tıpkı ahlak gibi üzerinde uzlaşılması mümkün olmayan konulardır. Bireysel hak ve özgürlüklerin limitleri konusunda güvenilecek merci devlet değil, bizzat bireylerdir. Devlet tam aksine bunlara yöneltilmiş en büyük tehdittir.

Bireysel özgürlükler ideolojiler ve devletler üstü olmak zorundadır. Sahip olduğumuz temel hak ve özgürlükler, gerek yaşam hakkı gerek mülkiyet ya da ifade hakkı olsun, elimizden alınamaz ve kısıtlanamaz bir şekilde doğuştan gelir. Bizlere bu özgürlükleri ne devlet vermiştir ne de anayasa. Birey için neyin zararlı olduğuna (sigara, alkol, uyuşturucu) ya da neyin “ahlaksızca” olduğuna yalnızca birey karar verir. 21. Yüzyılın hür ve modern toplumlarında devlete düşen tek görev, bireylerin  özgür ve rahat bir şekilde yaşayabilecekleri güvenli bir ortam sağlamaktır.

Ata, Tablet Düşünce’de editör ve kurucudur. atakemalbirol@gmail.com adresinden ulaşılabilir.

[1] https://www.ihd.org.tr/insan-haklari-evrensel-beyannames/

[2] https://ethics.org.au/ethics-explainer-the-harm-principle/

[3] https://en.wikipedia.org/wiki/Paradox_of_tolerance